30 Haziran 2007 Cumartesi

Sahneler Assolist Taypir ile şenleniyor.

Sahneler Assolist Taypir ile şenleniyor.

xcavator � Advanced Image Search Engine by CogniSign

Yukarıdan bir renk seçiyorsunuz ve aşağıda o renkteki fotoğraflar çıkıyor. Hoş bir iş.

MythBusters Results — Outcomes from all MythBusters Episodes

Binary Machine

Film 1000 films | Features | Guardian Unlimited Film

Litesum

İlginç bir ingilizce sözlük.

Best Customizable Multiple Color Styles Wordpress Themes

Yeni Rakı Eskiyor Mu Ne?

Osmanlı armasının anlamı nedir?

ELEKTRİK TARİHİ

Hindistan Reklam yapıyor




Videoyu ilk defa GÜNEŞİN TAM İÇİNDE sitesinde gördüm.

Siteden Kopyalamaya İzin

Avaremu | Awara Hoon


Bostancı’da Batık Ada, Vordonisi

İstanbul’un tarihi adaları eski ismiyle Prens adaları hızlı bir sayışla dokuz tanedir derler. Oysa daha önceki yazmalar Vordonisi adında 10. bir adayı da işaret eder.

SECRET’in Sırrı


25 Haziran 2007 Pazartesi

blografik » popüler web 2.0 sitelerin logo fontları

Batıl İnanışlar- Alfabetik

Birlikte yaşayan insanlar arasında kimi zaman korkudan, kimi zaman çaresizlikten, kimi zaman da rastlantılardan doğan bir takım inanışlar vardır. Bunlara "batıl inanışlar" denir. Bu inanışlar, ilk insanın var oluşundan günümüze kadar sürüp gelmiştir. Çoğunun bilimsellikle, akılla, çağdaşlıkla ve dinsel inançla bir ilgisi yoktur. Bunlar akılla bağdaşmadığı halde yazık ki insan oğlunun gönlünden, beyninden, vicdanından sökülüp atılamamışlardır. Bu tür inanışların doğmasında kişilerin doğal yapısı etken olduğu kadar büyüklerin, kimi din görevlilerinin cehalet örneği sözlerinin de etkisi olmaktadır. İnanışlar kişiden kişiye değişmekle birlikte ortak yanları da vardır. İnegöl halkından derleyebildiğimiz batıl inanışlar şunlardır.

A

Ayak ayak üstüne atılarak yemek yenmez, sofraya saygısızlıktır denir ve kıtlığa işaret sayılır.
Ayna kırılması uğursuzluktur; aynanın kırıldığı ev yedi sene iflâh olmaz denir.
Ayın onüçü uğursuz sayılır, o gün hiçbir şey yapılmaz.
Arabanın önünden geçilmez.
Arabanın önünden tavşan geçmesi uğursuzluk sayılır.
Ayakta pantolon giymek yoksulluğa işaret sayılır.
Akşam karanlığında kimseye süt verilmez, verilirse hayvan sütten kesilir denir.
Ayva çok olan yerin kışı azgın olur denir.
Ateşle oynayan çocuk altını ıslatır.

B

Baykuşun saçakta ötmesi ölüme işaret sayılır.
Bir şeyi kırk kere söylersen olur denir.
Bir insanın başka bir insana domuz demesi uygun bulunmaz; diyenin iştahını kırk gün kesileceğine inanılır.
Bir kimseye süt verilirken içine küçük bir kömür parçası ya da bir yeşil yaprak atılır, atılmazsa hayvanın sütünün kesileceğine inanılır.
Bir evin çevresinde kargaların gezinip uçması iyi sayılmaz.

C

Cuma saati yola çıkılmaz.
Cuma günü salâ ezan arasında iş yapılmaz.
Cumartesi ve Salı günleri çamaşır yıkanmaz.

Ç

Çocuk yalnız bırakılmaz, bırakmak gerekirse yanına bir süpürge konur.
Çamaşır kazanı uzun süre ateşte bırakılmaz, bırakılırsa o evden cenaze çıkar denir.
Çocuklara nazar değmemesi için nazar boncuğu takılır.
Çam ağacının kozalağının çok olması o yıl kışın şiddetli olacağına işaret sayılır.
Çarşamba günü yorgan kaplayan hastalanır.
Çocuğun üstünden atlanmaz, atlanırsa boyu kısa kalır denir.
Çocuk çamaşırlarının gün batımına kadar dışarıda askıda kalması çocuğun büyülenmesine neden olur, diye düşünülür.

D

Dince kutsal sayılan gecelerde süpürge işi yapılmaz.
Doğum yapmış bir kadının gece gezmesi iyi sayılmaz.
Dört yapraklı yoncayı bulanın talihinin açılacağına inanılır.

E

Ezan sırasında duyulan köpek uluması ölüm haberi sayılır.
Evde bebek emeklerse misafir gelir, denir.
Eller birbirine bağlanmaz, bağlanırsa kısmetin kesilir denir.
El ve ayak tırnakları birden kesilmez, kesenin bir üzüntü bir sevinçle karşılaşacağına inanılır.
Esnerken ağız kapanır, kapamayan şeytana ezan okumuş sayılır.
Elden ele makas alınmaz, makas düşman sayılır.
Ezandan sonra komşuya ekmek mayası verilmez.
Erkek çocuğun kesilen ilk saçı atılmaz, babasının cebine bereketi artar inancı içinde konur.
Ekmek kırıkları atılmaz, toplanıp yenirse evin bereketi çok olur denir.
Ellerini kavuşturanın kısmeti kapanır, anası ölür denir.

G

Geceleri tırnak kesilmez
Geceleri aynaya bakılmaz.
Gelinin anne evine dönmesi için gelin arabasının ardından su dökülür, su tası ters çevrilip üstüne oturulur.
Gece sakız çiğnenmez, çiğneyenler için ölü eti yiyor denir.
Gece ayağı ile oynayanın anne ya da babasının öleceğine inanılır.
Gece ıslık çalınmaz, çalan için şeytanı çağırıyor denir.
Gece örümcek almak günah sayılır.
Gece yıldızları saymak iyi değildir denir.
Gece dışarıya kül atılmaz, suya kızgın kül dökülmez; yapanların uğrayacağına, yani cin çarpmasına tutulacağına inanılır.
Gece yorgan kaplanmaz.
Gece çamaşır yıkanan yerden geçilmez, çamaşır sularının üzerine basılmaz.
Gece kapı arkasında oturulmaz, oturanın iftiraya uğrayacağı düşünülür.
Gelin ayakkabısının altına mahalledeki kızların isimleri yazılır, düğün sonunda kimin ismi silinmediyse önce onun evleneceğine inanılır.
Gelin arabasının önünden geçilmez.
Gece vaktinden önce horoz ötmesi uğursuzluk sayılır.
Gökkuşağının altından geçen insanın cinsiyet değiştireceğine inanılır.

H

Hıçkırık tutunca; “Bir kimse andı” denir ve “dostsa ansın, düşmansa çatlasın” diye söylenir.
Hapse giren, ölen birinin yüzüğünü takarsa çabuk çıkar denir.
Hastalar kurşun dökülür.

İ

İki bayram arası düğün yapılmaz.
İkindiden sonra el işi yapılmaz.
İkindiden sonra bebek çamaşırı güneşe asılmaz.
İnsan üzerinde giysi söküğü dikilmez.
İkindiden sonra hiçbir yere kül atılmaz.
İnsanın önünden kara kedi geçmesi uğursuzluk sayılır.
İkindiden sonra örümcek alınmaz.
İşi yarıda bırakanın ölümü zor olur denir.
İki bebek kırkı çıkmadan aynı odada bulundurulmaz. Bulundurulursa birinin büyüyeceğine diğerinin kısa boylu kalacağına inanılır, buna “kırk basar” denir.
İki bayram arası nikâh kıyılmaz.
İğde dalı, leylek boku ve mavi boncuk bir araya bağlanır, koltuk altına konursa nazar değmez denir.
İki gelin aynı eve alınmaz.
İşe giden erkeğin önünden geçilmez.
İki kadının arasından geçen erkek karısına söz geçiremez.

K

Köpek uluması iyi sayılmaz, duyulduğunda “sahibine uluyasın” denir.
Kızlar, iki öğün arasında yemek yerse kısmeti kapanır.
Kurban bayramının ilk üç günü elişi yapılmaz.
Küle basılmaz, basan çarpılır denir.
Karanlık yerden geçilmez, geçilmek zorunda kalınırsa “destur” denir.
Kapı eşiğine basma, iftiraya uğrarsın denir.
Kuş pisliği başa düşerse para gelecek denir.
Kulak çınlaması uğursuzluk sayılır.
Kuşun gagasıyla cama vurması gelecek haberin işareti sayılır.
Kesilen tırnak yere atılmaz, üstüne basılmaz.
Kapı eşiğinde oturmak iyi değildir, oturanın kısmeti kapanır.
Kara kedi görmek uğursuzluktur denir.
Kayan yıldız ölüme işarettir.
Kırkı çıkmamış bebek sokağa çıkarılmaz, mezarlığın yanından geçirilmez; tersi yapılırsa “kırk basar” denir.
Kahve içen oğlan çocuğunun bıyıkları çıkmaz, köse kalır.
Küçük çocuk avucunu çok sıkarsa büyüyünce cimri olur.
Küçük çocuğun ayak tabanından öpüldüğünde erken yürüyeceğine, dudağından öpüldüğünde erken konuşacağına, ensesinden öpüldüğünde inatçı olacağına inanılır.
Küçük çocuk apış arasından bakarsa eve misafir gelir.
Kapının eşiğinden içeriye sağ ayakla girmek uğur getirir.
Kedinin kıbleye dönüp ön ayaklarıyla başını kaşıması yağmur yağacağına işaret sayılır.
Kaza geçiren kişinin yeniden kaza geçirmemesi için başında tuz ya da para çevrilir.

L

Leyleği havada gören o yılı durmadan gezerek geçirir, yerde gören evinde oturur.
Lağıma bulaşık suyu dökülmez, döken çarpılır.
Loğusa kadının kırk gün sokağa çıkması iyi sayılmaz.

M

Makasın açık kaldığı evde kavga çıkacağına inanılır.
Merdiven altından geçmek uğursuzluk sayılır.
Meleğin sağ, şeytanın sol omuzda olduğuna inanılır.
Mahalle halkından ölen olursa dolu su kapları boşaltılır.
Mezar ve mezarlığa doğru parmak uzatılmaz, uzatılırsa o parmağın ısırılıp ayak altına alınması gerekir.
Mavi boncuk nazarı engeller.
Makası açık bırakınca düşmanın ağzı açılır.

Ö

Ölünün yıkandığı yerde yedi gece mum yakılır.
Ölü geçerken tırnaklara bakılmaz.
Örümcek tutmak fakirliğe yol açar.
Ölünün gözleri açıksa daha dünyasına doymamış denir.
Ölünün gözleri açıksa, arkasında kısa süre sonra bir başkasının öleceğine inanılır.

P

Parmak kütletilmesi şeytanlara tesbih çekmek olarak düşünülür.
Pazarda, pazarcıdan ilk alışveriş yapan kişinin aldığı malın parasını tezgaha atması uğur sayılır.
Parmak kütletenin şeytanlar başına toplanır.

R

Rüyada minare görmek sevinçli haberdir, ölü diri getirir, yeşil muradtır, asıldığını görmek ulu kişilerden görülecek yardıma işarettir.
Rüyada yumurta görmek kötü söze ve dedikoduya işaret sayılır.
Rüyada beyaz koyun görmek kışa ve yağacak kara işarettir.
Rüyada erkek cinsel organı görenin bir kadın yakını ölür.
Rüyada insan pisliğini görenin eline para geçer.
Rüyada kız çocuğu gören sıkıntılı haber alır.
Rüyada erkek çocuğu gören sevinçli haber alır.
Rüyada eline altın alan para kazanır.
Rüyada al at göre muradına erer.

S

Sağ göz seğirmesi sağlığa, sol göz seğirmesi varlığa işaret sayılır.
Saç taramasında tarakta kalan saç sokağa atılmaz; atılırsa bir tavuğun ayağına dolanır, sürekli başın ağrır.
Sol avuç kaşınırsa para gelir, sağ avuç kaşınırsa para çıkar.
Salı günü başlanan iş sallanır, bu nedenle işe başlanmaz.
Sabun bir başkasına el üstünde verilir.
Saçak altından geçen çarpılır.
Sırtında giysisini diken aklını dikermiş.
Sokak kapısının arkasına asılan diken aileyi nazardan korur, ekin asılırsa bereket çok olur.
Su içerken sol el başın üstüne götürülür.
Salı günü yola çıkılmaz.
Sabah işe giden erkeğin önünden kadın geçmez, geçerse o erkeğin işi rast gitmez.
Suyun boş yere kaynatılması uğursuzluktur.
Salı ve Cumartesi günleri çamaşır yıkanmaz.
Sofraya önce büyükler oturur, yoksa sofranın bereketi kaçar.
Sobada ya da ocakta odunların ses çıkararak yanması o ev sahibi hakkında dedikodunun yapıldığına inanılır.

Ş

Şimşek çakarken kırmızı giysi giyilmez.

T

Terlik ve ayakkabının ters dönmesi iyi değildir.
Tuvalette konuşulmaz, uğursuzluktur.
Tavuğun ötmesi uğursuzluk sayılır.
Tahtaya üç kez vurmanın kötülükleri kovacağına inanılır.
Terlik ve ayakkabı ters çevrilirse evden ölü çıkar.

Y

Yeni yapılan evin temeline kurban kesilir.
Yola çıkanın arkasından su dökülür.
Yedi hafta boyunca Cumartesi günleri çamaşır yıkayanın evinden cenaze çıkar.
Yatağa çorapla girilmez.
Yeşil soğan ve yumurta kabuğu yakılmaz.
Yüzüstü yatılmaz, yatılırsa gâvura benzenirmiş.
Yeni doğan çocuğun kopan göbeği nereye atılırsa o mesleği seçermiş. O nedenle tuttuğu mesleğinde yükselmesi için kiremitliğe atmak gerekirmiş.
Yolculuğa çıkan kişinin önüne ilk çıkan kişi uğurlu ya da uğursuzluk getirirmiş.
Yeni gelinin kucağına erkek bebek verilir.
Yeni doğan bebeğin eline iyi huylu olsun ve iyi okusun diye kalem tutturulur.
Yüzüğün sol ele takılması iyi sayılmaz.
Yeni evlenen erkeğin düğününden sonra eve ilk girişinde bardak kırması uğurlu sayılır.
Yeni doğan bebek Cuma günü yıkanmaz.
Yeni doğan bebeğin ağzına üflenirse o bebeğin cana yakın olacağına inanılır.
Yemekte bardaktan su dökülürse eve misafir gelir.
Yalan yere yemin edenin başında yemin tutmasın diye ekmek çevrelip köpeğe atılır.
Yemin eden kişi, yemin ederken sağ ayağını kaldırırsa yemini kabul olmaz.
Yaranın üzerinde ekmek çevirilir, sabah ezanından önce mezarlığa gidip atılır, arkasına bakmadan eve dönülürse yara geçermiş.
Yatakta yayılıp yatanın rızkı bol, büzülüp yatanın az olurmuş.
Yaranın üzerinde ekmek ya da şeker çevrilir, sabah ezanından önce bir köpeğe atılırsa yara geçer.

***Bu yazı kültür bakanlığı web sitesinden alınmıştır...
( Ben de Hikmet Onaydın'ın sitesinden aldım :) )

Shangri-la ile Şaşkın Şaşkın Nasıl Zayıfladım


Prisons of the world


IE7Pro 0.9.20

USB Bellekleriniz İçin 55 Yazılım

İnternette bu kelimelerden uzak durun

Orijinal CD Tasarımları

hole in cdshole in cdshole in cdshole in cdshole in cds

Top 5 most dangerous roads of the world

Yola ufak bir taş düşmüş

http://www.myconfinedspace.com/wp-content/uploads/2007/06/big-rock.jpg

90+ Online Photography Tools and Resources

BÜTÜN ZAMANLARIN EN İYİ 100 FİLMİ

24 Haziran 2007 Pazar

Adımı Unuttum

adımı unuttum
adı olmayan yerlerde
ne in
ne cin
ne benî adem

zamanlar içinde
kuşlar uçuyor
kervanlar geçiyor
bir iğne deliğinden

çarşılar kuruluyor
sarayları oyuncak
insanları karınca şehirler
zamanları gördün mü
bir iğne deliğinden

adımı unuttum
adı olmayan yerlerde
geçip gidenlere bakarak

Asaf Halet Çelebi

NACI EN ALAMO



no tengo lugar
y no tengo paisaje
yo menos tengo patria

con mis dedos hago el fuego
y con mi corazon te canto
las cuerdas de mi corazon lloran

naci en alamo
naci en alamo
no tengo lugar
y no tengo paisaje
yo menos tengo patria

naci en alamo
naci en alamo
ay cuando canta(s)
y con tus dolores
nuestras mujeres te chican

ay, ay
ay

ay, ay
ay

naci en alamo
naci en alamo
no tengo lugar
y no tengo paisaje
yo menos tengo patria

naci en alamo (x8)

( adsız yerlerden geldim / toprağım yok / anavatanım belirsiz

ateşler yakıyorum parmaklarımla/ ve sana şarkılar söylüyorum kalbimle / yürek telim gönül yakıyor

alamo'da doğdum / yerim yok, toprağım yok, yurdum yok
böyledir, bizim (çingene) kadınlarımız / acınla şarkını söylediğinde /seni darmadağın eder )

21 Haziran 2007 Perşembe

Eviniz İçin Mükemmel Duvar Kağıtları

EMEK

Bebekler

Kağıttan uçak yapın

Çaresizlikte Demokrasi, Yazı-Tura ve Güller

"Aksilik bu ya, Beyoğlu’nun arka sokaklarından birinde, yol kenarına park ettiğim aracımı, ön tamponuna çarpılmış bir şekilde buluyorum. Canım sıkılıyor. Tampon, araçtan iki parmak ayrılmış. Kontrol ediyorum. Sorun çıkaracağa benzemiyor. Belli ki biri çarpmış ve kaçmış. Yapılacak bir şey yok. Yeter ki sorun yaşamadan Anadolu yakasında ki toplantıya yetişebileyim."

çok güzel bir hikaye, tamamını okumanızı öneririm.

20 Haziran 2007 Çarşamba

La Scala'da skandal

Opera sanatının mabedi La Scala'da tarihe geçecek bir skandal yaşandı. Franco Zeffirelli'nin sahneye koyduğu İtalyan besteci Verdi'nin Aida operasında, Mısırlı savaşçı Radames'i oynayan Fransız asıllı tenor Roberto Alagna, seyirci tarafından ıslıklanıp yuhalanınca önce aryasını yarım bıratı. Sonra da kendisini ıslıklayan seyircilere bir el hareketi yaparak sahneyi terketti. Büyük şaşkınlık yaratan bu olay üzerine Alagna'nın yedeği Antonello Palombi jean pantolonuyla sahneye çıkıp Alagna'nın yarım bıraktığı "Celeste Aida" aryasına devam etti.
(Hürriyet Gazetesi)

Haberle ilgili video görüntüleri için tıklayınız

Makinistten 'Babil'e elle sansür

İstanbul Kartal Belediyesi'nin Aylık Kültür Sanat Etkinliği ilginç bir sansüre sahne oldu Kartal Belediye Başkanı Arif Dağlar, sosyal belediyecilik anlayışı ile Aylık Kültür Sanat Etkinliği başlattı. Aralık ayı etkinlikleri çerçevesinde Alejandro Gonzalez İnarritu'nun yönetmenliğini yaptığı, başrollerini Brad Pitt ve Cate Blanchett'in paylaştığı 7 dalda Altın Küre Adayı olan Babil (Babel) adlı filmin biletleri ücretsiz olarak Kartallılara dağıtıldı.

Hasan Ali Yücel Kültür Merkezi'nde gösterilecek filme10 yaşından küçüklerin getirilmemesi de istendi. Geçen çarşamba günü saat 19.30'da filmin ilk gösterimi başladı. Kültür çatışmasını konu alan filmin başlamasından kısa bir süre sonra, küçük bir çocuğun mastürbasyon yapması görüntülerinin ardından bazı izleyiciler salondan ayrıldı. Ancak filmi seyretmek için kalan izleyicileri ise ilginç bir sürpriz bekliyordu.

Bazı seyircilerin salonu terk etmesi üzerine makinist, filmin geri kalan bölümündeki öpüşme sahnelerini elle sansürledi. Makinistin ilginç sansürü uygulamasına diğer bölümlerde de devam etmesi üzerine tepkiler arttı. Bazı izleyiciler sessizce salonu terk etti. Bazıları da kültür merkezindeki görevlilere "Öpüşme sahnesinde bile sansür uygulanır mı? Evinizdeki televizyonda bile izlemiyor musunuz" diye tepki gösterdi.

300 kişiyle başlayan film sonunda salonda sadece 50 kişi kalmıştı. Kartal Belediye Başkanı Arif Dağlar, makinistin sansür yöntemiyle ilgili olarak "Özrü kabahatinden büyük" diyerek, olayı araştıracaklarını söyledi. Basın ve Halkla İlişkiler Müdürü Hüseyin Kabacıoğlu da makinistin tereddüde kapılıp kendince sansür uygulamasının kendilerini rahatsız ettiğini belirterek, "Kartal halkımızın da bunu anlayışla karşılayacağını tahmin ediyoruz" dedi.

( Hürriyet Gazetesi)

'Dandini Dastana' dünyayı uyutacak

Amerikan Cornell Üniversitesi Kısırlık Tedavisi ve Üreme Merkezi Başkanı Prof. Dr. Kutluk Oktay, Amerikalı iki opera sanatçısının hazırladığı "Dünya Ninnileri" albümüne, "Dandini Dastana" adlı Türk ninnisini de ekletti.

Prof. Dr. Oktay, Amerikan Müzik Akademisi ve New York Üniversitesi Sanat Okulu'nda öğretim üyesi olan Tessa Lang ve Johann Schwaiger çiftinin 7 dilde hazırladıkları albüme eklettiği ninninin düzenlemesi için stüdyoya da girdi.Prof. Dr. Oktay, dananın meraklı çocuk gibi ortalığı karıştırıp dünyayı tanımak istemesini, ailesinin de buna engel olmasını anlatan ninnide dananın tarafını tutarak, "Dastini dandini dandana, bostancı girmiş bostana. Bırak bostancı danayı, bitirsin lahanayı" şeklinde yazdığı ikinci dörtlüğün de seslendirilmesini sağladı.


İlk bölüme eklenen yeni haliyle düzenlenen ninni için Devlet Opera ve Balesi flüt sanatçısı kız kardeşi Yaprak Oktay'ın flütüyle katıldığı stüdyo çalışmasına, Prof. Dr. Oktay, Türk çalgısı bendirle eşlik etti. Senfonik tarzda hazırlanan 'Dandini Dastana'nın düzenleme çalışmaları tamamlandı.


Albümün mart ayına piyasaya çıkacağını söyleyen Prof. Dr. Oktay, bu çalışma için Atlantic Records plak şirketinin kurucusu Ahmet Ertegün ile de görüştüklerini, ancak Ertegün'ün vefatı nedeniyle bu girişimin gerçekleşemediğini ifade etti. Prof. Dr. Oktay, ninni albümünün satışlarından elde edilecek gelirin bir bölümünün, kanser ve kısırlık araştırmalarında kullanılacağını, çalışmanın Türkiye ayağı için de sponsor arandığını kaydetti.
(Milliyet Gazetesi)
----
Bu danalar yıllardır bizi uyutuyordu, artık dünyayı uyutacaklarmış demek ki :)

Nostradamus 'dan 2007 kehanetleri

  1. Uzun zamandır düşman olan iki devletin beklenmeyen yakınlaşması... (George Washington Bush'un 2007'nin ilk yarısında İran'ı ziyaret etmesi en azından Ahmedinejat ile görüşmesi bekleniyor.)
  2. Yeni kıtada doğal olmayan patlamalarda çok sayıda çocuk ve gencin ölmesi... (İstihbarat kaynakları özellikle El Kaide veya başka bir örgüt tarafından Amerika'da bir okulun bombalanması ihtimali üzerinde duruyor.)
  3. Doğal yollardan oluşmayan çok büyük bir patlama ve insan ölmesi... (Kontrolsüz kullanım yüzünden olası bir kaza veya nükleer bir saldırı sonucu muhtemelen Asya kıtasında bir nükleer facia olması bekleniyor.)
  4. Kitlesel ölümlere sebep olan büyük alevler... (2007 yılının ilk yarısında toplu bir intihar, cinayet veya saldırı soncu çıkacak büyük bir yangında bin civarında insanın hayatını kaybetmesi bekleniyor.)
  5. Avrupa kıtasında büyük sel felaketleri... (Küresel ısınma sonucu yaşanan mevsim değişiklikleri sonucu Avrupa kıtasında birçok bölgenin sular altında kalması bekleniyor.)
  6. Yıllardır savaşan ülkelerin barış barış için girişimlerde bulunmaları... (İsrail'in Golan Tepeleri'nden geri çekilmesi, Suriye ve Filistin ile barış girişimleri içine girmesi ve bunun 2007 yılının ilk yarısının sonlarına denk gelmesi bekleniyor.)
  7. İngiltere'de ayaklanma... (Daha önce Paris'de yaşanan ayaklanma gibi etnik veya dinsel nedenlerden kaynaklanan bir sosyal patlama bekleniyor.)
  8. Dünya dışında bulunan insan yapısı bir aracın dünyaya düşmesi... (Çöplük haline gelen dünya yörüngesinde bulunan uydular veya uzayistasyonlarında meydana gelmesi muhtemel bir arıza sonucu bunların dünyaya düşmesi.2006 yılında yörüngede bulunan pek çok uydu arızalanmıştı.)
  9. Bir ülkenin yok olması... (Asya kıtasında yer alan bir ülkenin, muhtemelen Japonya'da meydana gelecek deprem sonrasında Tokyo'nun yok olması neticesinde Japon devletinin çökmesi.)
(haberx.com)

Orhan Pamuk - Nobel konuşması

7 Aralık 2006

Babamın bavulu

Ölümünden iki yıl önce babam kendi yazıları, el yazmaları ve defterleriyle dolu küçük bir bavul verdi bana. Her zamanki şakacı, alaycı havasını takınarak, kendisinden sonra, yani ölümünden sonra onları okumamı istediğini söyleyiverdi.

“Bir bak bakalım,” dedi hafifçe utanarak, “işe yarar bir şey var mı içlerinde. Belki benden sonra seçer, yayımlarsın.”

Benim yazıhanemde, kitaplar arasındaydık. Babam acı verici çok özel bir yükten kurtulmak isteyen biri gibi, bavulunu nereye koyacağını bilemeden yazıhanemde bakınarak dolandı. Sonra elindeki şeyi dikkat çekmeyen bir köşeye usulca bıraktı. İkimizi de utandıran bu unutulmaz an biter bitmez ikimiz de her zamanki rollerimize, hayatı daha hafiften alan, şakacı, alaycı kimliklerimize (personas) geri dönerek rahatladık. Her zamanki gibi havadan sudan, hayattan, Türkiye’nin bitip tükenmez siyasi dertlerinden ve babamın çoğu başarısızlıkla sonuçlanan işlerinden, çok da fazla kederlenmeden, söz ettik.

Babam gittikten sonra bavulun etrafında birkaç gün ona hiç dokunmadan aşağı yukarı yürüdüğümü hatırlıyorum. Küçük, siyah, deri bavulu, kilidini, yuvarlak kenarlarını ta çocukluğumdan biliyordum. Babam kısa süren yolculuklara çıkarken ve bazen de evden iş yerine bir yük taşırken taşırdı onu. Çocukken bu küçük bavulu açıp yolculuktan dönen babamın eşyalarını karıştırdığımı, içinden çıkan kolonya ve yabancı ülke kokusundan hoşlandığımı hatırlıyordum. Bu bavul benim için geçmişten ve çocukluk hatıralarımdan çok şey taşıyan tanıdık ve çekici bir eşyaydı, ama şimdi ona dokunamıyordum bile. Niye? Elbette ki bavulun içindeki gizli yükün esrarengiz ağırlığı yüzünden.

Bu ağırlığın anlamından söz edeceğim şimdi. Bir odaya kapanıp, bir masaya oturup, bir köşeye çekilip kağıtla kalemle kendini ifade eden insanın yaptığı şeyin, yani edebiyatın anlamı demek bu.

Babamın bavuluna dokunup onu bir türlü açamıyordum, ama içindeki defterlerin bazılarını biliyordum. Bazılarına bir şeyler yazarken babamı görmüştüm. Bavulun içindeki yük ilk defa duyduğum bir şey değildi. Babamın büyük bir kütüphanesi vardı, gençlik yıllarında, 1940’ların sonunda, İstanbul’da şair olmak istemiş, Valery’yi Türkçe’ye çevirmiş, ama okuru az, yoksul bir ülkede şiir yazıp edebi bir hayatın zorluklarını yaşamak istememişti. Babamın babası –dedem- zengin bir iş adamıydı, babam rahat bir çocukluk ve gençlik geçirmişti, edebiyat için, yazı için zorluk çekmek istemiyordu. Hayatı bütün güzellikleriyle seviyordu, onu anlıyordum.

Beni babamın bavulunun içindekilerden uzak tutan birinci endişe tabii ki okuduklarımı beğenmeme korkusuydu. Babam da bunu bildiği için tedbirini almış, bavulun içindekileri ciddiye almayan bir hava da takınmıştı. Yirmi beş yıllık bir yazarlık hayatından sonra bunu görmek beni üzüyordu. Ama edebiyatı yeterince ciddiye almadığı için babama kızmak bile istemiyordum… Asıl korkum, bilmek, öğrenmek bile istemediğim asıl şey ise babamın iyi bir yazar olması ihtimaliydi. Babamın bavulunu asıl bundan korktuğum için açamıyordum. Üstelik nedeni kendime açıkça söyleyemiyordum bile. Çünkü babamın bavulundan gerçek, büyük bir edebiyat çıkarsa babamın içinde bir bambaşka adam olduğunu kabul etmem gerekecekti. Bu korkutucu bir şeydi. Çünkü ben o ilerlemiş yaşımda bile babamın yalnızca babam olmasını istiyordum; yazar olmasını değil.

Benim için yazar olmak, insanın içinde gizli ikinci kişiyi, o kişiyi yapan alemi sabırla yıllarca uğraşarak keşfetmesidir: Yazı deyince önce romanlar, şiirler, edebiyat geleneği değil, bir odaya kapanıp, masaya oturup, tek başına kendi içine dönen ve bu sayede kelimelerle bir yeni alem kuran insan gelir gözümün önüne. Bu adam, ya da bu kadın, daktilo kullanabilir, bilgisayarın kolaylıklarından yararlanabilir, ya da benim gibi otuz yıl boyunca dolmakalemle kağıt üzerine, elle yazabilir. Yazdıkça kahve, çay, sigara içebilir. Bazen masasından kalkıp pencereden dışarıya, sokakta oynayan çocuklara, talihliyse ağaçlara ve bir manzaraya, ya da karanlık bir duvara bakabilir. Şiir, oyun ya da benim gibi roman yazabilir. Bütün bu farklılıklar asıl faaliyetten, masaya oturup sabırla kendi içine dönmekten sonra gelir. Yazı yazmak, bu içe dönük bakışı kelimelere geçirmek, insanın kendisinin içinden geçerek yeni bir alemi sabırla, inatla ve mutlulukla (joy) araştırmasıdır. Ben boş sayfaya yavaş yavaş yeni kelimeler ekleyerek masamda oturdukça günler, aylar, yıllar geçtikçe, kendime yeni bir alem kurduğumu, kendi içimdeki bir başka insanı, tıpkı bir köprüyü ya da bir kubbeyi taş taş kuran biri gibi ortaya çıkardığımı hissederdim. Biz yazarların taşları kelimelerdir. Onları elleyerek, birbirleriyle ilişkilerini hissederek, bazen uzaktan bakıp seyrederek, bazen parmaklarımızla ve kalemimizin ucuyla sanki onları okşayarak ve ağırlıklarını tartarak kelimeleri yerleştire yerleştire, yıllarca inatla, sabırla ve umutla yeni dünyalar kurarız.

Benim için yazarlığın sırrı, nereden geleceği hiç belli olmayan ilhamda değil, inat ve sabırdadır. Türkçe’deki o güzel deyiş, iğneyle kuyu kazmak bana sanki yazarlar için söylenmiş gibi gelir. Eski masallardaki, aşkı için dağları delen Ferhat’ın sabrını severim ve anlarım. Benim Adım Kırmızı adlı romanımda, tutkuyla aynı atı yıllarca çize çize ezberleyen, hatta güzel bir atı gözü kapalı çizebilen İranlı eski nakkaşlardan söz ederken yazarlık mesleğinden, kendi hayatımdan söz ettiğimi de biliyordum. Kendi hayatını başkalarının hikâyesi olarak yavaş yavaş anlatabilmesi, bu anlatma gücünü içinde hissedebilmesi için, bana öyle gelir ki, yazarın masa başında yıllarını bu sanata ve zanaata sabırla verip, bir iyimserlik elde etmesi gerekir. Kimine hiç gelmeyen, kimine de pek sık uğrayan ilham meleği bu güveni ve iyimserliği sever ve yazarın kendini en yalnız hissettiği, çabalarının, hayallerinin ve yazdıklarının değerinden en çok şüpheye düştüğü anda, yani hikâyesinin yalnızca kendi hikâyesi olduğunu sandığı zamanda, ona içinden çıktığı dünya ile kurmak istediği alemi birleştiren hikâyeleri, resimleri, hayalleri sanki sunuverir. Bütün hayatımı verdiğim yazarlık işinde benim için en sarsıcı duygu, beni aşırı mutlu eden kimi cümleleri, hayalleri, sayfaları kendimin değil bir başka gücün bulup bana cömertçe sunduğunu zannetmem olmuştur.

Babamın çantasını açıp defterlerini okumaktan korkuyordum, çünkü benim girdiğim sıkıntılara onun asla girmeyeceğini, yalnızlığı değil arkadaşları, kalabalıkları, salonları, şakaları, cemaate karışmayı sevdiğini biliyordum. Ama sonra başka bir akıl yürütüyordum: Bu düşünceler, çilekeşlik ve sabır hayalleri benim hayat ve yazarlık deneyimimden çıkardığım kendi önyargılarım da olabilirdi. Kalabalığın, aile hayatının, cemaatin ışıltısı içinde ve mutlu cıvıltılar arasında yazmış pek çok parlak yazar da vardı. Üstelik babam, çocukluğumuzda, aile hayatının sıradanlığından sıkılarak bizi bırakmış, Paris’e gitmiş, otel odalarında –başka pek çok yazar gibi- defterler doldurmuştu. Bavulun içinde o defterlerin bir kısmının olduğunu da biliyordum, çünkü bavulu getirmeden önceki yıllarda babam hayatının o döneminden bana artık söz etmeye de başlamıştı. Çocukluğumda da söz ederdi o yıllardan, ama kendi kırılganlığını, şair-yazar olma isteğini, otel odalarındaki kimlik sıkıntılarını anlatmazdı. Paris kaldırımlarında nasıl sık sık Sartre’ı gördüğünü anlatır, okuduğu kitaplar ve gördüğü filmlerden çok önemli haberler veren biri gibi heyecanla ve içtenlikle söz ederdi. Yazar olmamda paşalardan ve din büyüklerinden çok evde dünya yazarlarından söz eden bir babamın olmasının payını elbette hiç aklımdan çıkarmazdım. Belki de babamın defterlerini bunu düşünerek, büyük kütüphanesine ne kadar çok şey borçlu olduğumu hatırlayarak okumalıydım. Bizimle birlikte yaşarken babamın –tıpkı benim gibi- bir odada yalnız kalıp kitaplarla, düşüncelerle haşır neşir olmak istemesine, yazılarının edebi niteliğine çok önem vermeden, dikkat etmeliydim.

Ama yapamayacağım şeyin de tam bu olduğunu, babamın bıraktığı çantaya bu huzursuzlukla bakarken hissediyordum. Babam bazen kütüphanesinin önündeki divana uzanır, elindeki kitabı ya da dergiyi bırakır ve uzun uzun düşüncelere, hayallere dalardı. Yüzünde şakalaşmalar, takılmalar ve küçük çekişmelerle sürüp giden aile hayatı sırasında gördüğümden bambaşka bir ifade, içe dönük bir bakış belirirdi, bundan özellikle çocukluk ve ilk gençlik yıllarımda babamın huzursuz olduğunu anlar, endişelenirdim. Şimdi yıllar sonra bu huzursuzluğun insanı yazar yapan temel dürtülerden biri olduğunu biliyorum. Yazar olmak için, sabır ve çileden önce içimizde kalabalıktan, cemaatten, günlük sıradan hayattan, herkesin yaşadığı şeylerden kaçıp bir odaya kapanma dürtüsü olmalıdır. Sabır ve umudu yazıyla kendimize derin bir dünya kurmak için isteriz. Ama bir odaya, kitaplarla dolu bir odaya kapanma isteği bizi harekete geçiren ilk şeydir. Bu kitapları keyfince okuyan, yalnızca kendi vicdanının sesini dinleyerek başkalarının sözleriyle tartışan ve kitaplarla konuşa konuşa kendi düşüncelerini ve alemini oluşturan özgür, bağımsız yazarın ilk büyük örneği, modern edebiyatın başlangıcı Montaigne’dir elbette. Babamın da dönüp dönüp okuduğu, bana okumamı öğütlediği bir yazardı Montaigne. Dünyanın neresinde olursa olsun, ister Doğu’da ister Batı’da, cemaatlerinden kopup kendilerini kitaplarla bir odaya kapatan yazarlar geleneğinin bir parçası olarak görmek isterim kendimi. Benim için hakiki edebiyatın başladığı yer kitaplarla kendini bir odaya kapatan adamdır.

Ama kendimizi kapattığımız odada sanıldığı kadar da yalnız değilizdir. Bize önce başkalarının sözü, başkalarının hikâyeleri, başkalarının kitapları, yani gelenek dediğimiz şey eşlik eder. Edebiyatın insanoğlunun kendini anlamak için yarattığı en değerli birikim olduğuna inanıyorum. İnsan toplulukları, kabileler, milletler edebiyatlarını önemsedikleri, yazarlarına kulak verdikleri ölçüde zekileşir, zenginleşir ve yükselirler, ve hepimizin bildiği gibi, kitap yakmalar, yazarları aşağılamalar milletler için karanlık ve akılsız zamanların habercisidir. Ama edebiyat hiçbir zaman yalnızca milli bir konu değildir. Kitaplarıyla bir odaya kapanan ve önce kendi içinde bir yolculuğa çıkan yazar, orada yıllar içinde iyi edebiyatın vazgeçilmez kuralını da keşfedecektir: Kendi hikâyemizden başkalarının hikâyeleri gibi ve başkalarının hikâyelerinden kendi hikâyemizmiş gibi bahsedebilme hüneridir edebiyat. Bunu yapabilmek için yola başkalarının hikâyelerinden ve kitaplarından çıkarız.

Babamın bir yazara fazlasıyla yetecek bin beş yüz kitaplık iyi bir kütüphanesi vardı. Yirmi iki yaşımdayken, bu kütüphanedeki kitapların hepsini okumamıştım belki, ama bütün kitapları tek tek tanır, hangisinin önemli, hangisinin hafif ama kolay okunur, hangisinin klasik, hangisinin dünyanın vazgeçilmez bir parçası, hangisinin yerel tarihin unutulacak ama eğlenceli bir tanığı, hangisinin de babamın çok önem verdiği bir Fransız yazarın kitabı olduğunu bilirdim. Bazen bu kütüphaneye uzaktan bakar, kendimin de bir gün ayrı bir evde böyle bir kütüphanemin, hatta daha iyisinin olacağını, kitaplardan kendime bir dünya kuracağımı düşlerdim. Uzaktan baktığımda bazen babamın kütüphanesi bana bütün alemin küçük bir resmiymiş gibi gelirdi. Ama bizim köşemizden, İstanbul’dan baktığımız bir dünyaydı bu. Kütüphane de bunu gösteriyordu. Babam bu kütüphaneyi yurtdışı yolculuklarından, özellikle Paris’ten ve Amerika’dan aldığı kitaplarla, gençliğinde İstanbul’da 1940’larda ve 50’lerdeki yabancı dilde kitap satan dükkanlardan aldıklarıyla ve her birini benim de tanıdığım İstanbul’un eski ve yeni kitapçılarından edindikleriyle yapmıştı. Yerel, milli bir dünya ile Batı dünyasının karışımıdır benim dünyam. 1970’lerden başlayarak ben de iddialı bir şekilde kendime bir kütüphane kurmaya başladım. Daha yazar olmaya tam karar vermemiştim, İstanbul adlı kitabımda anlattığım gibi, artık ressam olmayacağımı sezmiştim ama hayatımın ne yola gireceğini tam bilemiyordum. İçimde bir yandan her şeye karşı durdurulmaz bir merak ve aşırı iyimser bir okuyup öğrenme açlığı vardı; bir yandan da hayatımın bir şekilde “eksik” bir hayat olacağını, başkaları gibi yaşayamayacağımı hissediyordum. Bu duygumun bir kısmı, tıpkı babamın kütüphanesine bakarken hissettiğim gibi, merkezden uzak olma fikriyle, İstanbul’un o yıllarda hepimize hissettirdiği gibi, taşrada yaşadığımız duygusuyla ilgiliydi. Bir başka eksik yaşam endişesi de tabii ister resim yapmak olsun, ister edebiyat olsun, sanatçısına fazla ilgi göstermeyen ve umut da vermeyen bir ülkede yaşadığımı fazlasıyla bilmemdi. 1970’lerde, sanki hayatımdaki bu eksiklikleri gidermek ister gibi aşırı bir hırsla İstanbul’un eski kitapçılarından babamın verdiği parayla solmuş, okunmuş, tozlu kitaplar satın alırken bu sahaf dükkanlarının, yol kenarlarında, cami avlularında, yıkık duvarların eşiklerinde yerleşmiş kitapçıların yoksul, dağınık ve çoğu zaman da insana umutsuzluk verecek kadar perişan halleri beni okuyacağım kitaplar kadar etkilerdi.

Alemdeki yerim konusunda, hayatta olduğu gibi edebiyatta da o zamanlar taşıdığım temel duygu bu “merkezde olmama” duygusuydu. Dünyanın merkezinde, bizim yaşadığımızdan daha zengin ve çekici bir hayat vardı ve ben bütün İstanbullular ve bütün Türkiye ile birlikte bunun dışındaydım. Bu duyguyu dünyanın büyük çoğunluğu ile paylaştığımı bugün düşünüyorum. Aynı şekilde, bir dünya edebiyatı vardı ve onun benden çok uzak bir merkezi vardı. Aslında düşündüğüm Batı edebiyatıydı, dünya edebiyatı değil, ve biz Türkler bunun da dışındaydık. Babamın kütüphanesi de bunu doğruluyordu. Bir yanda bizim, pek çok ayrıntısını sevdiğim, sevmekten vazgeçemediğim yerel dünyamız, İstanbul’un kitapları ve edebiyatı vardı, bir de ona hiç benzemeyen, benzememesi bize hem acı hem de umut veren Batı dünyasının kitapları. Yazmak, okumak sanki bir dünyadan çıkıp ötekinin başkalığı, tuhaflığı ve harika halleriyle teselli bulmaktı. Babamın da bazen, tıpkı benim sonraları yaptığım gibi, kendi yaşadığı hayattan Batı’ya kaçmak için roman okuduğunu hissederdim. Ya da bana o zamanlar kitaplar bu çeşit bir kültürel eksiklik duygusunu gidermek için başvurduğumuz şeylermiş gibi gelirdi. Yalnız okumak değil, yazmak da İstanbul’daki hayatımızdan Batı’ya gidip gelmek gibi bir şeydi. Babam bavulundaki defterlerinden çoğunu doldurabilmek için Paris’e gitmiş, kendini otel odalarına kapatmış, sonra yazdıklarını Türkiye’ye geri getirmişti. Bunun da beni huzursuz ettiğini, babamın bavuluna bakarken hissederdim. Yirmi beş yıl Türkiye’de yazar olarak ayakta kalabilmek için kendimi bir odaya kapattıktan sonra, yazarlığın içimizden geldiği gibi yazmanın, toplumdan, devletten, milletten gizlice yapılması gereken bir iş olmasına, babamın bavuluna bakarken artık isyan ediyordum. Belki de en çok bu yüzden babama yazarlığı benim kadar ciddiye almadığı için kızıyordum.

Aslında babama benim gibi bir hayat yaşamadığı, hiçbir şey için küçük bir çatışmayı bile göze almadan toplumun içinde, arkadaşları ve sevdikleriyle gülüşerek mutlulukla yaşadığı için kızıyordum. Ama ‘kızıyordum’ yerine ‘kıskanıyordum’ diyebileceğimi, belki de bunun daha doğru bir kelime olacağını da aklımın bir yanıyla biliyor, huzursuz oluyordum. O zaman her zamanki takıntılı, öfkeli sesimle kendi kendime “mutluluk nedir?” diye soruyordum. Tek başına bir odada derin bir hayat yaşadığını sanmak mıdır mutluluk? Yoksa cemaatle, herkesle aynı şeylere inanarak, inanıyormuş gibi yaparak rahat bir hayat yaşamak mı? Herkesle uyum içinde yaşar gibi gözükürken, bir yandan da kimsenin görmediği bir yerde, gizlice yazı yazmak mutluluk mudur aslında, mutsuzluk mu? Ama bunlar fazla hırçın, öfkeli sorulardı. Üstelik iyi bir hayatın ölçüsünün mutluluk olduğunu nereden çıkarmıştım ki? İnsanlar, gazeteler, herkes hep en önemli hayat ölçüsü mutlulukmuş gibi davranıyordu. Yalnızca bu bile, tam tersinin doğru olduğunu araştırmaya değer bir konu haline getirmiyor muydu? Zaten bizlerden, aileden hep kaçmış olan babamı ne kadar tanıyor, onun huzursuzluklarını ne kadar görebiliyordum ki?
Babamın bavulunu işte bu dürtülerle açtım ilk. Babamın hayatında bilmediğim bir mutsuzluk, ancak yazıya dökerek dayanabileceği bir sır olabilir miydi? Bavulu açar açmaz seyahat çantası kokusunu hatırladım, bazı defterleri tanıdığımı, babamın üstünde öyle fazla durmadan onları bana yıllarca önce göstermiş olduğunu fark ettim. Tek tek elleyip karıştırdığım defterlerin çoğu babamın bizi bırakıp Paris’e gittiği gençlik yıllarında tutulmuştu. Oysa ben, tıpkı biyografilerini okuduğum, sevdiğim yazarlar gibi, babamın benim yaşımdayken ne yazdığını, ne düşündüğünü öğrenmek istiyordum. Kısa zaman içinde böyle bir şeyle karşılaşmayacağımı da anladım. Üstelik bu arada babamın defterlerinin orasında burasında karşılaştığım yazar sesinden huzursuz olmuştum. Bu ses babamın sesi değil diye düşünüyordum; hakiki (authentic) değildi, ya da benim hakiki babam diye bildiğim kişiye ait değildi bu ses. Babamın yazarken babam olamaması gibi huzursuz edici bir şeyden daha ağır bir korku vardı burada: İçimdeki hakiki olamama korkusu, babamın yazılarını iyi bulamama, hatta babamın başka yazarlardan fazla etkilendiğini görme endişemi aşmış, özellikle gençliğimde olduğu gibi, bütün varlığımı, hayatımı, yazma isteğimi ve kendi yazdıklarımı bana sorgulatan bir hakikilik buhranına dönüşüyordu. Roman yazmaya başladığım ilk on yılda bu korkuyu daha derinden hisseder, ona karşı koymakta zorlanır, tıpkı resim yapmaktan vazgeçtiğim gibi, bir gün yenilgiye uğrayıp roman yazmayı da bu endişeyle bırakmaktan bazen korkardım.

Kapayıp kaldırdığım bavulun bende kısa sürede uyandırdığı iki temel duygudan hemen söz ettim: Taşrada olma duygusu ve hakiki olabilme (authenticity) endişesi. Benim bu huzursuz edici duyguları derinlemesine ilk yaşayışım değildi elbette bu. Bu duyguları, bütün genişlikleri, yan sonuçları, sinir başları (nerve endings), iç düğümleri ve çeşit çeşit renkleriyle ben yıllar boyunca okuyup yazarak, kendim masa başında araştırmış, keşfetmiş, derinleştirmiştim. Elbette onları belli belirsiz acılar, keyif kaçırıcı hassasiyetler ve ikide bir hayattan ve kitaplardan bana bulaşan akıl karışıklıkları olarak özellikle gençliğimde pek çok kereler yaşamıştım. Ama taşrada olma duygusunu ve hakikilik endişesini ancak onlar hakkında romanlar, kitaplar yazarak (mesela taşralılık için Kar, İstanbul; hakikilik endişesi için Benim Adım Kırmızı ya da Kara Kitap) bütünüyle tanıyabilmiştim. Benim için yazar olmak demek, içimizde taşıdığımız, en fazla taşıdığımızı biraz bildiğimiz gizli yaralarımızın üzerinde durmak, onları sabırla keşfetmek, tanımak, iyice ortaya çıkarmak ve bu yaraları ve acıları yazımızın ve kimliğimizin bilinçle sahiplendiğimiz bir parçası haline getirmektir.

Herkesin bildiği ama bildiğini bilmediği şeylerden söz etmektir yazarlık. Bu bilginin keşfi ve onun geliştirilip paylaşılması okura çok tanıdığı bir dünyada hayret ederek gezinmenin zevklerini verir. Bu zevkleri, bildiğimiz şeylerin bütün gerçekliğiyle yazıya dökülmesindeki hünerden de alırız elbette. Bir odaya kapanıp yıllarca hünerini geliştiren, bir alem kurmaya çalışan yazar işe kendi gizli yaralarından başlarken bilerek ya da bilmeden insanoğluna derin bir güven de göstermiş olur. Başkalarının da bu yaraların bir benzerini taşıdığına, bu yüzden anlaşılacağına, insanların birbirlerine benzediğine duyulan bu güveni hep taşıdım. Bütün gerçek edebiyat, insanların birbirine benzediğine ilişkin çocuksu ve iyimser bir güvene dayanır. Kapanıp yıllarca yazan biri işte böyle bir insanlığa ve merkezi olmayan bir dünyaya seslenmek ister.
Ama babamın bavulundan ve tabii İstanbul’da yaşadığımız hayatın solgun renklerinden anlaşılabileceği gibi, dünyanın bizden uzakta bir merkezi vardı. Bu temel gerçeği yaşamanın verdiği Çehovcu taşra duygusundan, bir diğer yan sonuç olan hakikilik endişesinden (anxiety of authenticity) kitaplarımda çok söz ettim. Dünya nüfusunun büyük çoğunluğunun bu duygularla yaşadığını, hatta daha ağırları olan eziklik, kendine güvensizlik ve aşağılanma korkularıyla boğuşarak yaşadığını kendimden biliyorum. Evet, insanoğlunun birinci derdi hâlâ, mülksüzlük, yiyeceksizlik, evsizlik… Ama artık televizyonlar, gazeteler bu temel dertleri edebiyattan çok daha çabuk ve kolay bir şekilde anlatıyor bize. Bugün edebiyatın asıl anlatması ve araştırması gereken şey, insanoğlunun temel derdi ise, dışarıda kalmak ve kendini önemsiz hissetme korkuları, bunlara bağlı değersizlik duyguları, bir cemaat olarak yaşanan gurur kırıklıkları, kırılganlıklar, küçümsenme endişeleri, çeşit çeşit öfkeler, alınganlıklar, bitip tükenmeyen aşağılanma hayalleri ve bunların kardeşi milli övünmeler, şişinmeler… Çoğu zaman akıldışı ve aşırı duygusal bir dille dışa vurulan (express) bu hayalleri kendi içimdeki karanlığa her bakışımda anlayabiliyorum. Kendimi kolaylıkla özdeşleştirebildiğim (identify) Batı-dışı dünyada büyük kalabalıkların, toplulukların ve milletlerin aşağılanma endişeleri ve alınganlıkları yüzünden zaman zaman aptallığa varan korkulara kapıldıklarına tanık oluyoruz. Kendimi aynı kolaylıkla özdeşleştirebildiğim Batı dünyasında da Rönesansı, Aydınlanmayı, Modernliği keşfetmiş olmanın ve zenginliğin aşırı gururuyla milletlerin, devletlerin zaman zaman benzer bir aptallığa yaklaşan bir kendini beğenmişliğe kapıldıklarını da biliyorum.

Demek ki, yalnızca babam değil, hepimiz dünyanın bir merkezi olduğu düşüncesini çok fazla önemsiyoruz. Oysa, yazı yazmak için bizi yıllarca bir odaya kapatan şey tam tersi bir güvendir; bir gün yazdıklarımızın okunup anlaşılacağına, çünkü insanların dünyanın her yerinde birbirlerine benzediklerine ilişkin bir inançtır bu. Ama bu, kendimden ve babamın yazdıklarından biliyorum, kenarda olmanın, dışarıda kalmanın öfkesiyle yaralı, dertli (troubled) bir iyimserliktir. Dostoyevski’nin bütün hayatı boyunca Batı’ya karşı hissettiği aşk ve nefret duygularını pek çok kereler kendi içimde de hissettim. Ama ondan asıl öğrendiğim şey, asıl iyimserlik kaynağı, bu büyük yazarın Batı ile aşk ve nefret ilişkisinden yola çıkıp, onların ötesinde kurduğu bambaşka bir alem oldu.
Bu işe hayatını vermiş bütün yazarlar şu gerçeği bilir: masaya oturup yazma nedenlerimizle, yıllarca umutla yaza yaza kurduğumuz dünya, sonunda apayrı yerlere yerleşir. Kederle ya da öfkeyle oturduğumuz masadan o kederin ve öfkenin ötesinde bambaşka bir aleme ulaşırız. Babam da böyle bir aleme ulaşmış olamaz mıydı? Uzun yolculuktan sonra o varılan alem, tıpkı uzun bir deniz yolculuğundan sonra sis aralanırken bütün renkleriyle karşımızda yavaş yavaş beliren bir ada gibi bize bir mucize duygusu verir. Ya da Batılı gezginlerin güneyden gemiyle yaklaştıkları İstanbul’u sabah sisi aralanırken gördüklerinde hissettikleri şeylere benzer bu. Umutla, merakla çıkılan uzun yolculuğun sonunda, orada camileri, minareleri, tek tek evleri, sokakları, tepeleri, köprüleri, yokuşları ile birlikte bütün bir şehir, bütün bir alem vardır. İnsan, tıpkı iyi bir okurun bir kitabın sayfaları içinde kaybolması gibi, karşısına çıkıveren bu yeni alemin içine hemen girip kaybolmak ister. Kenarda, taşrada, dışarıda, öfkeli ya da düpedüz hüzünlü olduğumuz için masaya oturmuş ve bu duyguları unutturan yepyeni bir alem keşfetmişizdir.

Çocukluğumda, gençliğimde hissettiğimin tam tersine benim için artık dünyanın merkezi İstanbul’dur. Neredeyse bütün hayatımı orada geçirdiğim için değil yalnızca, otuz üç yıldır tek tek sokaklarını, köprülerini, insanlarını, köpeklerini, evlerini, camilerini, çeşmelerini, tuhaf kahramanlarını, dükkanlarını, tanıdık kişilerini, karanlık noktalarını, gecelerini ve gündüzlerini kendimi onların hepsiyle özdeşleştirerek anlattığım için. Bir noktadan sonra, hayal ettiğim bu dünya da benim elimden çıkar ve kafamın içinde yaşadığım şehirden daha da gerçek olur. O zaman, bütün o insanlar ve sokaklar, eşyalar ve binalar sanki hep birlikte aralarında konuşmaya, sanki kendi aralarında benim önceden hissedemediğim ilişkiler kurmaya, sanki benim hayalimde ve kitaplarımda değil, kendi kendilerine yaşamaya başlarlar. İğneyle kuyu kazar gibi sabırla hayal ederek kurduğum bu alem bana o zaman her şeyden daha gerçekmiş gibi gelir.

Babam da, belki, yıllarını bu işe vermiş yazarların bu cins mutluluklarını keşfetmiştir, ona önyargılı olmayayım diyordum bavuluna bakarken. Ayrıca, emreden, yasaklayan, ezen, cezalandıran sıradan bir baba olmadığı, beni her zaman özgür bırakıp, bana her zaman aşırı saygı gösterdiği için de ona müteşekkirdim. Pek çok çocukluk ve gençlik arkadaşımın aksine, baba korkusu bilmediğim için hayal gücümün zaman zaman özgürce ya da çocukça çalışabildiğine bazen inanmış, bazen da babam gençliğinde yazar olmak istediği için yazar olabildiğimi içtenlikle düşünmüştüm. Onu hoşgörüyle okumalı, otel odalarında yazdıklarını anlamalıydım.
Babamın bıraktığı yerde günlerdir hâlâ duran bavulu bu iyimser düşüncelerle açtım ve bazı defterleri, bazı sayfaları bütün irademi kullanarak okudum. Babam ne mi yazmıştı? Paris otellerinden görüntüler hatırlıyorum, bazı şiirler, bazı paradokslar, akıl yürütmeler… Bir trafik kazasından sonra başından geçenleri zar zor hatırlayan, zorlansa da fazlasını hatırlamak istemeyen biri gibi hissediyorum kendimi şimdi. Çocukluğumda annem ile babam bir kavganın eşiğine geldiklerinde, yani o ölümcül sessizliklerden biri başladığında babam havayı değiştirmek için hemen radyoyu açar, müzik bize olup biteni daha çabuk unuttururdu.

Ben de benzeri bir müzik işlevi görecek ve sevilecek bir-iki söz ile konuyu değiştireyim! Bildiğiniz gibi, biz yazarlara en çok sorulan, en çok sevilen soru şudur: neden yazıyorsunuz? İçimden geldiği için yazıyorum! Başkaları gibi normal bir iş yapamadığım için yazıyorum. Benim yazdığım gibi kitaplar yazılsın da okuyayım diye yazıyorum. Hepinize, herkese çok çok kızdığım için yazıyorum. Bir odada bütün gün oturup yazmak çok hoşuma gittiği için yazıyorum. Onu ancak değiştirerek gerçekliğe katlanabildiğim için yazıyorum. Ben, ötekiler, hepimiz, bizler İstanbul’da, Türkiye’de nasıl bir hayat yaşadık, yaşıyoruz, bütün dünya bilsin diye yazıyorum. Kağıdın, kalemin, mürekkebin kokusunu sevdiğim için yazıyorum. Edebiyata, roman sanatına her şeyden çok inandığım için yazıyorum. Bir alışkanlık ve tutku olduğu için yazıyorum. Unutulmaktan korktuğum için yazıyorum. Getirdiği ün ve ilgiden hoşlandığım için yazıyorum. Yalnız kalmak için yazıyorum. Hepinize, herkese neden o kadar çok çok kızdığımı belki anlarım diye yazıyorum. Okunmaktan hoşlandığım için yazıyorum. Bir kere başladığım şu romanı, bu yazıyı, şu sayfayı artık bitireyim diye yazıyorum. Herkes benden bunu bekliyor diye yazıyorum. Kütüphanelerin ölümsüzlüğüne ve kitaplarımın raflarda duruşuna çocukça inandığım için yazıyorum. Hayat, dünya, her şey inanılmayacak kadar güzel ve şaşırtıcı olduğu için yazıyorum. Hayatın bütün bu güzelliğini ve zenginliğini kelimelere geçirmek zevkli olduğu için yazıyorum. Hikâye anlatmak için değil, hikâye kurmak için yazıyorum. Hep gidilecek bir yer varmış ve oraya —tıpkı bir rüyadaki gibi— bir türlü gidemiyormuşum duygusundan kurtulmak için yazıyorum. Bir türlü mutlu olamadığım için yazıyorum. Mutlu olmak için yazıyorum.

Yazıhaneme gelip bavulu bırakışından bir hafta sonra, babam, her zamanki gibi elinde bir paket çikolata (kırk sekiz yaşında olduğumu unutuyordu) beni gene ziyaret etti. Her zamanki gibi gene hayattan, siyasetten ve aile dedikodularından söz edip gülüştük. Bir ara babamın gözü bavulu bıraktığı köşeye takıldı ve onu oradan alıp kaldırdığımı anladı. Göz göze geldik. Sıkıcı, utandırıcı bir sessizlik oldu. Ona bavulu açıp içindekileri okumaya çalıştığımı söylemedim, gözlerimi kaçırdım. Ama o anladı. Ben de onun anladığını anladım. O da benim onun anladığını anladığımı anladı. Bu anlayışlar da birkaç saniye içinde ne kadar uzarsa ancak o kadar uzadı. Çünkü babam kendine güvenen, rahat ve mutlu bir insandı: her zamanki gibi gülüverdi. Ve evden çıkıp giderken bana her zaman söylediği tatlı ve yüreklendirici sözleri bir baba gibi yine tekrarladı.
Her zamanki gibi babamın mutluluğunu, dertsiz, tasasız halini kıskanarak arkasından baktım. Ama o gün içimde utanç verici bir mutluluk kıpırtısı da dolaşmıştı, hatırlıyorum. Belki onun kadar rahat değilim, onun gibi tasasız ve mutlu bir hayat sürmedim, ama yazının hakkını verdim duygusu, anladınız… Bunu babama karşı duyduğum için utanıyordum. Üstelik babam, benim hayatımın ezici merkezi de olmamış, beni özgür bırakmıştı. Bütün bunlar bize yazmanın ve edebiyatın, hayatımızın merkezindeki bir eksiklik ile, mutluluk ve suçluluk duygularıyla derinden bağlı olduğunu hatırlatmalı.

Ama hikâyemin bana daha da derin bir suçluluk duydurtan bir simetrisi, o gün hemen hatırladığım bir diğer yarısı var. Babamın bavulunu bana bırakmasından yirmi üç yıl önce, yirmi iki yaşımdayken her şeyi bırakıp romancı olmaya karar vermiş, kendimi bir odaya kapatmış, dört yıl sonra ilk romanım Cevdet Bey ve Oğulları’nı bitirmiş ve henüz yayımlanmamış kitabın daktilo edilmiş bir kopyasını okusun ve bana düşüncesini söylesin diye titreyen ellerle babama vermiştim. Yalnız zevkine ve zekasına güvendiğim için değil, annemin aksine, babam yazar olmama karşı çıkmadığı için de onun onayını almak benim için önemliydi. O sırada babam bizimle değildi, uzaktaydı. Dönüşünü sabırsızlıkla bekledim. İki hafta sonra gelince kapıyı ona koşarak açtım. Babam hiçbir şey söylemedi, ama bana hemen öyle bir sarıldı ki kitabımı çok sevdiğini anladım. Bir süre, aşırı duygusallık anlarında ortaya çıkan bir çeşit beceriksizlik (clumsiness) ve sessizlik buhranına kapıldık. Sonra biraz rahatlayıp konuşmaya başlayınca, babam, bana ya da ilk kitabıma olan güvenini aşırı heyecanlı ve abartılı bir dille ifade etti ve bugün büyük bir mutlulukla kabul ettiğim bu ödülü bir gün alacağımı öylesine söyleyiverdi.
Bu sözü ona inanmaktan ya da bu ödülü bir hedef olarak göstermekten çok, oğlunu desteklemek, yüreklendirmek için ona “bir gün paşa olacaksın!” diyen bir Türk babası gibi söylemişti. Yıllarca da beni her görüşünde cesaretlendirmek için bu sözü tekrarladı durdu.

Babam 2002 yılı Aralık ayında öldü.

İsveç Akademisi’nin bana bu büyük ödülü, bu şerefi veren değerli üyeleri, değerli konuklar, bugün babam aramızda olsun çok isterdim.

Her kadın çiçek midir- Hürriyet

Magic Uproar - Magic Tricks: Top 20 Magic Trick Tutorials

İlginç Kağıt Mendil Kutuları

ingilizce öğreten firefox eklentileri | bildirgec.org

Niyaz İlahisi

Şem’-i ruhuna cismimi pervane düşürdüm
Evrak-ı dili âteş-i sûzâna düsürdüm
Bir katre iken kendimi ummane düşürdüm
Takrir edemem derd-i derûnum elemim var
Mevlâyı seversen beni söyletme gamım var

Dinle sözümü sana direm özge edadır
Derviş olana lazım olan aşk-ı Hüdadır
Aşıkın nesi var ise Maşuka fedadır
Sema sefa, cana şifa, ruha gıdadır

Ey sofi bizim sohbetimiz cana şifadır
Bir curamızı nuşedegör, derde devadır
Hak ile ezel ettiğimiz ahde vefadır
Sema sefa cana şifa, ruha gıdadır

Aşk ile gelin talib-i cuyende olalım
Zevk ile safalar sürelim zinde olalım
Hazret-i Mevlana’ya gelin bende olalım
Sema sefa, cana şifa, ruha gıdadır"

Belini ölç sağlığını gör

Herkes kilo vermek istiyor ancak bu uğurda hem sağlık, hem zaman, hem de para kaybediliyor. Oysa zayıflamak sanıldığından daha kolay olabilir. Bunun için Prof. Dr. Mehmet Öz'e kulak vermek gerekiyor.

Radikal / Belini ölç sağlığını gör

ANKARA KALESİ DERNEĞİ

23 Best Social Networking Toolbars and Plugins for Firefox

Blogging Toolbox: 120+ Resources for Bloggers